Bu bayram tatilinde eşimle birlikte hiç görmediğimiz kardeşlerimizi aradık durduk. Bir çoğunu bulduk da. Onlar sessiz kardeşlerimizler. Kardeşliğimiz ise varlığımızın temeline dayalıdır. Bizim verdiğimiz nefesi onlar içlerine çekerler, onların verdiği nefesi biz soluruz. Hayatları bir yerde başlar ve biter. Ancak dünyada olup biten pekçok şeyden bizden çok daha önce haberleri olur. Tek istedikleri güneşi görmektir ömür boyu. Göğe ve güneşe ulaşabilmek için toprağa güçle kuvvetle sarılırlar. Sahip oldukları bilgiler kadim ve kıymetlidir.Yavaş yaşamanın değerini bildikleri için 500-600 sene ömürleri olabilir. Tabii biz onlara zarar vermezsek.
Kendileri gibi tepkileri de sessizdir, ama eğer yeterince iyi dinlersek duyabiliriz.Bazılarımız onlarla konuşabilir de. Biz maalesef henüz böyle yüksek meziyetlere sahip değiliz. Sadece onları sevmek ve kucaklamak için yola çıktık.
Karadenizde buluştuk çoğu kardeşimizle. Onlara baktık ve sevgimizi, saygımızı sunduk onlara. Gezimiz bitmeden Bolu Yedigöller bölgesine uğrayalım, başka kardeşlerimizi de görelim istedik. Bolu'dan 42km'lik mesafede Yedigöller. Giderken 2 saatte, gelirken 1.5 saatte katettiğimiz oldukça bozuk, virajlı ve toz toprak içinde bir yolu var. Meşakkatli sayılabilir oraya gitmek. Etrafı seyrederek fotoğraf çekerek yavaş yavaş ilerlediğimiz Yedigöller yolunda işini bitirip dönen ve bir an önce varmak için tam gaz gitmeye çalışan araçların kaldırdığı toz içinde kalsak da sonunda varabildik Yedigöller'e.
Kardeşlerimize sarılmayı ve bir gece çadır kurarak onların yanında uyumayı planlarken gördüğümüz manzara karşısında şok geçirdik. Bayram sebebi ile nereye gideceğini bilemeyen bir sürü sülale, bari Yedigölleri yağmalayalım diye ortak bir karar almıştı sanki. Evet aile değil minimum üç kuşak sülaleler şeklinde insan gurupları, bolca gürültü yapıyor, ağaç dallarını koparıyor, ormandan odun topluyor, yasak olan alanlarda ateş yakıyordu. Elimizi fotoğraf makinesine atmadık, atamadık bile. Ama yapılan yağma ve tecavüzden kareler hala akıllarımızda.
Biz yanımıza 3 tane katmer, 4 tane simit ve su almıştık. Zaten bir gece kalacağız. Herhangi birşey pişirmeyelim, ortalığı pisletmeden birşeyler atıştırır döneriz demiştik. Ateş yakmak ya da mangal vs aklımızın ucundan geçmemişti. Oraya gelen aileler ise evdeki erzaklarının yarısını getirmişler, üzerine biralar rakılar almışlar, sefa yapmak için ne gerekiyorsa tedarik etmişlerdi. Fakat sadece bununla kalsa iyiydi.
Mesela yaklaşık 50cm boyundaki şöyle bir pala ile boyundan uzun, kalınca bir ağaç dalını kesmeye çalışan bir adamı hayretler içinde izledik.O dalı da muhtemelen bir ağaçtan kesmişti.
Elinde böyle bir alet olan ve çevresindeki kalabalığın kudurmuş bir şekilde "hadi mangalı yak da yiyelim. acıktıkkk" havasındaki sabırsız bir bekleyiş içinde olduğu adama itiraz etmeyi hiç düşünmeden hemen oradan uzaklaştık.
Bari göllere biraz bakalım dedik. Fakat üzeri yapraklar ile kaplı Büyükgöl'de kocaman 70lik bir rakı şişesi yüzüyordu. Sanki ağaçlar yapraklarını dökerek bu rezilliği kapatmaya çalışmış fakat yapraklar buna yetmemişti. Üstüne üstlük sanki ihtiçları varmış gibi göldeki üç beş balıktan birini de ben tutayım diye uğraşan oltalı adamlar gördük.Bu arada yanımızdan geçen bir ailenin küçün oğlu "anne bunların en pisi Nazlıgör biliyor musun?" diyordu. Dört tarafımızdaki şok edici görüntüler ve konuşmalar karşısında hayretler içindeydik.
Mangal yapmak isteyenlere belirli alanlar sağlanmıştı. Ancak bunlar tabii ki yetmezdi. Sağda solda ortalık yerlerde, ağaç diplerinde yakılmış ateş külleri gördük. En acıklısı da daha önce yakılmış ateşin olduğu yerde tekrar yakmayıp, hemen 1metre ötesinde kendi ateşini yakmış insanlardı. Gözlerimiz doldu, konuşamadık.
Hava kararmaya yakındı ve çadırımızı kurmaya başladık. Çadırı kurarken delirmiş insan toplulukları da yavaş yavaş toplarlanarak gitmeye başladılar. Havanın kararmasını dört gözle bekliyorduk. Güzel bir sessizlik çökecek, gece avlanan baykuşun sesine ağaçların yaprakları dans ederek eşlik edecek diye bekliyorduk. Ama ne mümkündü. Hemen ötemizdeki çadırı kurmuş olan gençler kamp adabını bilmediklerini tüm gece kanıtladılar. O sessiz ortamda bağıra çağıra, sanki sayfiye yerinde bir kafede okey oynuyormuşçasına rahat, konuşup durdular. Sonra 4'ü beraber aynı çadırda kalan bu gençler birşekilde uyudu ya da biz uyuduklarını sandık. Gecenin bir yarısı kalkıp, tekrar çadırdan çıkıp bir süre daha aynı rahatlıkta muhabbet ettiler. Sonra biz de sızmışız, sanırız onlar da.
Saat 7:00'de wc filan derken birşekilde uyandık ve aradığımız sessizliği dinledik. Kuşlar tatlı tatlı güne merhaba diyorlardı. Güneş tepelerin üzerinden sarmaya başlamıştı Yedigölleri. İstisnasız her biri üzerinde isimler yazılıp çizilmiş, çakıyla bıçakla türlü karalamalar yapılmış ağaç kardeşlerimiz de yapraklarını sallayarak güneşi selamlıyorlardı. Göller sakinliğin, dinginliğin sembolü gibi kıpırtısız, sadece ağaçların görüntüsüne ayna olmuşlardı.
Fakat bu mesut anlar kısa sürdü. Saat 8:00 bile olmadan ilk sülalenin ilk akıncı birliği Yedigöllere varmıştı. En güzel masa hangisi onu seçmek üzere bir süre gezdiler ve aralarında plan yaparmışçasına bir süre konuştular. Sonra bir masa seçtiler. O sırada tam takım teçhizatları ile üç balık avcısı uyanmış ve göllerden birine doğru ilerliyorlardı. Herşeyleri o kadar tamdı ki, gerçekten balığa çok ihtiyaçları olduğunu, gölden balık yemezlerse öleceklerini düşündük ve günaydın dedik onlara. Sonra masasını seçmiş olan ailenin bodur, bıyıklı, göbekli bir bireyinin kendinden çok emin bir şekilde bir ağaca doğru yürüdüğünü farkettik. Ağacın dallarından birkaçını gelişi güzel kopardı ve elinde bir demet yaptı. Sonra masasına dönüp o demet ile masasının üzerindeki tozları filan temizledi. Yanında duran, büyüyünce kendisinin bir kopyası olacağı belli oğlu da onu izledi ve yüzünde "evet böyle olması lazım" der gibi bir ifade ile bu hareketleri zihnine kaydetti. Artık bundan sonra ormana gittiğinde hep masasını bu şekilde temizleyecekti.
İkinci bir günü bu şekilde görmeye dayanamayacağımız çok açıktı. Hemen toparlandık ve orayı terkettik. Şimdi istiyoruz ki Yedigöller trafiğe de, insanlığa da kapansın. Orası insanlar yokken çok daha güzel. İnsanlar da zaten orayı görmeye, sevmeye, kucaklamaya değil, mangal yapmaya, balık tutmaya, çekirdek çitlemeye, ateş yakmaya gidiyor. Ya da en azından "Bayramda Yedigöllere gittik şekerim" demek için gidiyor.Gerçekten hiç gerek yok. Aynı manzaranın plastikten bir versiyonu olsa oraya da aynı şekilde giderler. Zaten bu gidişle kısa süre sonra plastikten, strafordan mekanlarla yetinmek zorunda kalacağız. Acı.... Çok acı...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder