18 Mayıs 2011 Çarşamba

Cevap vermek mi? Soru sormak mı?

Cevap bulmak için eğitildik doğduğumuz günden beri.
Sorular soruldu bize, biz cevaplar bulduk sorulara.
Sorulara en iyi cevabı bulabilirsek, hele bir de herkesten önce bulabilirsek başarmış sayılacaktık.
Gelsindi sorular, daha çok gelsindi... Cevapları bulurduk... Bulduk da...
Sorular nerden geliyordu, sorgulamadık. Soruları kim soruyordu sorgulamadık.
Sorgulanamayacak kapılar arkasındaydı soruların sahipleri.
Gelenek, görenek, toplum, okul, ösym, dersane, din, şirket...
Hepsi sorması gereken soruları soruyordu, sorguya gerek yoktu.
Hep cevapları tartıştık. Doğrusunu, iyisini, teferruatlısını, kalitelisini bulmaya çalıştık cevapların.
Sorular kaliteli miydi? Sorgulamadık... Sormadık.
Sormak için yetiştirilmedik çünkü.
Sormak ne demek, soruyu soracak belliydi. Bizim işimiz cevap vermekti.
Kaliteli soru sormanın gerçeğe, öze yaklaştıracağı öğretilmedi bize. Kaliteli cevaplar daha önemliydi.
Biz cevapları verdik soruların sahiplerine.
Daha iyi cevaplar verebildikçe yükseldik, yükseldikçe daha zor sorular gelmeye başladı.
Cevap buluyorduk zor sorulara... daha zorlarını ister gibiydik.
Git gide soru sormayı iyice unuttuk.
Verdiğimiz iyi cevapların en iyilerinden bir liste yaptık ve adına da özgeçmiş dedik.
Ne kadar yükseldiğimizin göstergesi, ne kadar iyi cevaplar verdiğimizin bir ispatı özgeçmiş.
Şimdi pek çok şeyin cevabını biliyoruz ama hiç olmadığı kadar problemimiz var.
Kendi problemlerimiz için ise soru soracak kimse yok.
Kendimize sorabildiğimiz sorular, zaten cevaplarını bildiğimiz sorular haline gelmiş.
Cesur soru sormak, kendimize soracak iyi soru bulmak gibi bir kabiliyetimiz yok maalesef.
Çünkü böyle yetiştirilmedik.

Özgeçmişimiz uzun ama peki ya otobiyografimiz ne durumda?


Hiç yorum yok: