Geçenlerde Good Will Hunting 'i tekrar izledim. Filmi izlemeyenleri şimdiden uyarayım, filmin bir kısmını aynen aktaracağım. Hatta hemen başlıyorum :)
Kahramanımız Will gerçek bir dahidir. Doğru dürüst bir okul bitirmemesine ve üniversite okumamasına rağmen dahi olduğu için karşısına çıkan birçok problemi akıl yoluyla bir çırpıda çözebilmektedir. Ama sadece akıl yoluyla! Farklı konularda pekçok kitabı okumuştur. Okuduğu tüm kitapları da tamamen hatırlamaktadır.
Derken olaylar gelişir ve Will'in kanunen zorunlu olarak bir psikoloğa giderek terapi görmesi gerekir. Fakat Will geçirdiği zor çocukluk yılları ile ilgili sırlarının deşilmesini istememektedir. Görüşeceği psikologlar hakkında önceden bilgi edinir, tüm kitaplarını okur. En sonunda hepsininin kendisinden koşarak kaçmalarını sağlar. Hiçbir psikolog Will ile ikinci bir seans yapmaya yanaşmaz. Taa ki Sean ile tanışana kadar.
Aslında Sean'a da aynı metod ilk raund'da işe yaramıştır. Sean'a ölen karısı hakkında yüklenip kısa sürede Sean'ı çıldırma noktasına getirmiştir. Fakat Sean çetin cevizdir ve ikinci raund'a çok iyi hazırlanır. İkinci seansa Will kendinden çok emin bir şekilde gelir. Bu sefer de kazanacağından hiç şüphesi yoktur.
Will Sean'ın odasına girer girmez Sean şöyle bir bakar ve ;
- Yine mi sen?
der. Sonra da askıya uzanıp paltosunu alır ve
- Benimle gel
diyerek dışarı çıkar. Will afallamıştır fakat umursamaz bir şekilde Sean'u takip eder. Sean ne diyecek olabilir ki?
Uzatmayayım. Bir göl kenarına giderler ve Sean konuşmaya başlar.
- Önceki gün resmim hakkında söylediklerini düşündüm. Bütün gece bunu düşündüm. Sonra anladım. Ondan sonra güzel bir uykuya dalıp, seni hiç düşünmedim. Ne anladım biliyor musun?
- Hayır.
- Sen sadece bir çocuksun. Ne konuştuğunu bile bilmiyorsun.
- Teşekkür ederim.
- Bir şey değil. Boston'dan hiç çıkmadın.
- Hayır.
- Sana sanat soracak olsam... bana okuduğun kitapları satmaya çalışırsın. Michelangelo. Hakkında çok şey biliyor musun? desem... Çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini...cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin. Ama Sistine Kilisesi'nin kokusunu söyleyemezsin. Çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. Görmedin. Sana kadınları sorsam...neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. Belki bir iki kere yatmışsındır da. Ama bir kadının yanında uyanmanın...ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin. Zorlu bir çocuksun. Sana savaşı sorsam Sheakspeare'den bahsedersin, değil mi? Bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar. Ama hiç savaş görmedin.
En yakın dostunun kafası kucağında...son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin. Sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. Ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. Sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. Tanrının seni cehennemden kurtarması için...indirdiği melek olduğunu düşünmedin. Onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. Bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı. Her şeye rağmen. Kansere rağmen. Bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak...sabahlamak ne demek bilmiyorsun. Doktorun gözlerine baktığında "Ziyaret saatleri" kuralının...anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun. Gerçek kayıp ne bilmiyorsun. Çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin. Birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir. Sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. Ürkek bir velet görüyorum. Ama sen bir dahisin. Bunu kimse inkar edemez. Kimse senin derinliklerini anlayamaz. Sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsun. Hayatımı yorumladın. Yetimsin değil mi? Sırf Oliver Twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde...neler hissettiğini anlayabilir miyim? Bu seni anlatır mı? Şahsen umurumda bile değilsin. Senden bir şey öğrenemem. Sen kim olduğunu anlatmak istemezsen...sırf kitap okudum diye...seni anlayamam. Anlatırsan ben varım. Ama sen istiyor musun? Söyleyebileceklerinden korkuyorsun. Sıra sende şef...
Evet... Akıl, özünü bilerek ya da bilmeyerek milyonlarca düşünce üretmek suretiyle bize her durumda verilebilecek en iyi cevabı bulmaya çalışıyor. Onun işi bu. Fakat hayatı sadece akıl ile anlamlandırmaya çalışırsak, birşeyleri kaçırıyoruz. Sadece bilmek, doğru cevapları bulmaya her zaman yeterli olmuyor.
Bunu herhalde en güzel şekilde Einstein 'ın "Information Is Not Knowledge" vecizesi anlatıyor. Açıkçası bu cümlenin Türkçe'ye nasıl çevrilebileceğini uzun süre düşündüm. Zira biz information'a da knowledge'a da bilgi diyoruz. Halbuki bilgi birikimi ya da tecrübe mi desek? Tecrübe de daha çok deneyimi, ingilizcesi ile experience kelimesini çağrıştırıyor o yüzden de "Bilgi tecrübe değildir" gibi bir çeviriden çok emin olamadım. Bilen biri konuya el atarsa süper olur :)
Çağımız bilgi çağı ve hergün hepimize birçok kanaldan bilgi akıyor. Televizyon, raydo, cep telefonu, bilgisayar, internet, gazete vs...vs... Hepimizin her konuda yarım yamalak bilgisi var. Ben onu bilmiyorum demek ayıptan öte bir hal aldı sanki. Google'da aradığımız bir bilgiye üç dakika içinde ulaşamıyorsak o bilgi bizim için yok. Google da zaten aynı arama sonucunu arayan kişiye, arayanın yaşadığı bölgeye, daha önceki aramalarına göre filan ayrı gösteriyor. Neyi aradığımda hangi bilgiye ulaşacağıma başkaları karar verebiliyor.
Yani sadece akıl olmuş durumdayız. Burada akıl derken rasyonel aklımızı kastediyorum. Kararlarımızı sadece ve sadece rasyonel yollarla vermeke çalışıyoruz. Rasyonel aklı besleyen çağlayan ise bilgidir. Bilgi ise bize binlerce filtreden, sansürden, ayardan geçelek, ayarlanarak veriliyor. Hal böyle olunca sevgili dostlar, düşüncelerimizin, dolayısı ile kararlarımızın %99 'u bizim olmuyor. Gerçekten benim diyebileceğiniz kaç düşünceniz, kaç fikriniz var? 1-2 derseniz bence süper bir noktadasınız. Benim fikirlerimin kimin olduğunu sorduğunuzu duyar gibiyim. Ben de benim fikirlerimin %99 'unun benim olmadığını düşünüyorum. Fakat ben aramaya devam ediyorum.
Bu şekilde biriktirdiğimiz birçok konudaki "engin" bilgilerimizle de her gün kararlar alıyoruz. Hayatımızı yapılandırıyoruz. Sadece aklımızı kullanarak yaşıyoruz. Rasyonel aklımızın sesini dinlerken de çok önemli bir sesi maalesef duyamıyoruz. Kimileri ona iç sesimiz diyor, kimileri sezgi, sezgisel akıl ya da gönül sesi diyor.
Kişi eğer sezgilerini güçlendirir ve kendisini iç sesini dinler hale getirebilirse bazı enteresan durumlarla karşılaşabilir. Bu durumlarda sezgi aklın önüne geçer ve akıl buna şaşırır. Mesela bir yere giderken akıl size hep en kısa yolu, en hızlı gidilecek güzergahı vs bildirip durur. Fakat birden "Bu sefer de şu sokağa sapıp oradan gideyim" dediğinizi ve saptığınızı düşünün. Böyle bir durumda akıl size "Deli misin? Hem yolu uzatıyorsun, hem de daha önce hiç girmediğin bir yola giriyorsun. Bilmiyoruz ki biz orayı. Kaybolabiliriz!" diyerek bas bas bağırmaya başlayabilir.
Rasyonel akıldan da sezgisel akıldan da daha üst bir varlık olmamıza rağmen maalesef çoğumuz kendimizi rasyonel aklımıza emanet etmiş, bir nevi otomatik pilota almış durumdayız. Fakat kişi ne akıldır, ne de sezgidir. Bunları ikisi de bize verilmiş araçlardır. İkisi de bizi tuzaklardan, belalardan korumak için iş başındadır. Fakat iki aracı da iyi kullanmayı öğrenmek zorundayız. Eğer iyi kullanmayı bilirsek, o sokağa neden saptığımızı da biliriz. Sezgimizin bizi ileride karşılaşabileceğimiz bir sarhoş sürücüden korumak için ara sokağa saptırdığını anlayabilir ve bunu aklımıza anlatabiliriz.
Evet akıl almayacak şeyler değil mi? Hakikaten akıl almayacak şeyler :)
İç sesimizi biraz daha fazla dinleyebilsek, akıl almayacak daha çook şeyler olacak dünyada...



1 yorum:
Yazınızı keyifle okudum. Information is not knowledge hakkında tam da bu tarz birşey ararken yazınızı buldum. Aslında şu sıralar szin gibi derin konulara girmiş bulunmaktayım içsel olarak. Ve her şey beni mıktatıs gibi edindiğim gizli gerçeklere çekiyor. Sizinle tanışmayı isterdim. Etrafımızda bu tarz insanlar neredeyse yok gibi. Aslında herkes otomatik modda. Kimsenin gerçeklerle ve doğrularla işi yok. Ama benim çok zoruma gidiyor.
Ellerinize sağlık, çok güzel yazmışsınız...
Yorum Gönder